TARİHİ ROMANLAR

Baudolino

Baudolino

Baştan çıkarıcı ve kurnaz bir çocuk, ayrıca tescilli bir yalancı olan Baudolino, Piemonte’nin güneyinde bir köyde büyür. O dönemde imparator Friedrich Barbarossa da orada Milano ile Pavia arasında bir yerde savaşmaktadır. Daha ilk karşılaşmalarında Baudolino İmparator’un ilgisini çekmeyi başarır ve İmparator onu manevi oğlu ilan eder. Bir bukalemunun yer değiştirmeye yatkınlığı gibi, dilleri duyar duymaz konuşabilme yeteneğine sahip Baudolino hızla gelişir, önce Paris’te önemli hocaların ve sefahatin çifte eğitiminde geçer, ardından da İtalya ve Almanya’da Friedrich’in yanında, güvenilir adamı ve danışmanı olarak dolaşır. Hayal kurmaya ve uydurmaya hikayeler anlatmaya devam eder, ne var ki hayal ürünü öyküleri sonunda tarihin ta kendisi olacaktır. Baudolino’nun, canavarların ve büyüleyici güzelliklerin toprağı, uzak ve ulaşılmaz Doğu’nun egemeni olduğu söylenen rahip Johannes’in ağzından yazdığı bir mektup da hayal ürünüdür.

Suskunlar

Eflâtun rengi hayaller kuran bir “suskun”un sözleridir, bu roman. İşittiğini gören, gördüğünü dinleyen, dinlediğini sessizliğin büyüsüyle sırlayan ve tüm bunların görkemini hikâye eden bir adamın alçakgönüllü dünyasına misafir olacaksınız, satırlar akıp giderken. O ise, muzip bir tebessümle size eşlik edecek, sessizce… Sayfaları birer birer tüketirken, benzersiz erguvanî düşlerin “gerçekliği”nde semâ edeceksiniz ve bu düşlerden âdeta başınız dönecek. Hayat kadar gerçek, düş kadar inanılmaz bu dünyanın tüm kahramanlarının seslerini duyacak, nefeslerini hissedeceksiniz. Çünkü Suskunlar, sessizliğin olduğu kadar, seslerin ve sözlerin, yani musikînin romanıdır. Sonsuzluğun derin sessizliğinin “nefesini üfleyen” ve ona “can veren” bir adamın hayallerinin ete kemiğe bürünmüş kahramanları, en az sizler kadar gerçektir; ya da siz, en az onlar kadar bir düş ürünü… Bağdasar, Kirkor, Dâvut, Kalın Musa, İbrahim Dede Efendi, Rafael, Tağut, Veysel Bey ve diğerleri… Onlar, sessizliğin evreninden İhsan Oktay Anar’ın düş dünyasına duhûl ederek suskunluklarını bozmuşlardır.

Bir meczûp aşkı tattı, bir âşıksa aşkına şarkılar yazıp ruhunu maviyle bezedi; diğeri, kaybolduğu dünyada bir sesin peşine düşerek kendini buldu. Nevâ, belki de, herkesin âşık olduğu bir kadının pür hayâliydi. Hayâlet avcısı, kendi ruhunu yakalamaya çalıştı. Zâhir ve Bâtın ise, zıtlıkların muhteşem birliğinde denge bulan iki ayrı gücün cisimleşmiş hâliydi.Suskunlar’ı okuduktan sonra aynaya bakmak, yansıyan aksinizde gerçeği görmek, gördüğünüzü işitmek ve duyduklarınızla sağırlaşıp susmak isteyeceksiniz. Sayfalar tükenip bittiğinde, kim bilir, belki de “suskunlar”dan biri olacaksınız…

Puslu Kıtalar Atlası

Yeniçeriler kapıyı zorlarken Uzun İhsan Efendi hala malum konuyu düşünüyor, fakat işin içinden bir türlü çıkamıyordu…
“Rendekar doğru mu söylüyor? Düşünüyorum, öylese varım. Oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, varolmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar: Düşünen bir adamı düşünüyorum. Düşündüğümü bildiğim için, ben varım. Düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da varolduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşündüğüm bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öylese gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.”
Kapı kırıldığında Uzun İhsan Efendi kitabı kapandı. az sonra başına geleceklere aldırmadan kafasından şunları geçirdi:
“Dünya bir düştür. Evet, dünya.. Ah! Evet, dünya bir masaldır.”

Theo’nun Kutsal Yolculuğu

Catherine Clement, Theo’nun Kutsal Yolculuğu’nda dinler tarihinin romanını yazıyor. Theo’nun Kutsal Yolculuğu aynı zamanda, inanç ve bilinçle bir erken ölümü yenme yolculuğu.Çocukluktan çıkarken, doktorların tanımlayamadığı ölümcül bir hastalığa yakalanan Theo’yu, delifişek halası Marthe tinsel bir Odysseia’ya çıkartır: Roma ve İstanbul’dan geçerek Kudüs ve Benares’e, Prag ve Bahaia, Moskova ve Jakarta… Avrupa, Asya, Afrika ve Amerika’ya uzanan yolculuk. Musevilik, Hıristiyanlık, İslam ve eski Mısır dinleri, Grek ve Roma tanrıları; Afrika’nın kökleri derinlerde yerel dinleri. Bütün ülkelerde karşılaştığı din bilginleri onun zihnini ve ruhunu açarlar, yüreğine huzur getirirler. Theo yolculuk boyunca kutsal gücü hisseder ve onun varlığını her yerde, her şeyde görür.Dokuz ay süren yolculuk boyunca, bir yandan büyürken, ölümcül hastalığından da kurtulur ve özgürlüğüne kavuşur. Sonunda insanları birbirine yaklaştıran, bir arada tutan kimyayı keşfeder: İnsan sevgisi, çoğulluk bilinci ve hoşgörü.Theo’nun Kutsal Yolculuğu sadece insan ve ülkeler coğrafyasının, dinler tarihinin bir anlatısı değil, aynı zamanda çok başarılı bir serüven romanı.

Ben Cyrus, Zerdüşt’ün Torunu

Cyrus Spitama; Persli bir prensin ve Yunanlı bir büyücünün oğlu, Peygamber Zerdüşt’ün torunu, Büyük Kral Kserkses’in yakın dostudur. Bu yapıtta; Hindistan, Çin ve Yunan saraylarına büyükelçi olarak gönderilen Cyrus’un en büyük özelliği Perikles, Sofokles, Pisagor, Konfüçyüs ve Buda gibi şöhretli simaların anlatıcısı olmasıdır. Kadim İmparatorlukların en görkemi dönemini yaşadığı M.Ö. V. yüzyılda o, bilgiye ve saray dedikodularına kulak kabartır; onların tüm gizlerini ve inançlarını öğrenir. Haremlerde fal bakar, Babil’in hafifmeşrep kadınlarıyla düşüp kalkar. Mısırlıların uyguladığı tedavi yöntemlerinin sırrına erer, zamanın büyük tefecilerinden bilgi sızdırır fakat daha da önemlisi evrenin tanrısal hakikatlerinden haberdar olur. Savaşların aralıksız sürdüğü, filozofların birbirini yediği, herşeyi bildiğinin ve hiçbir şeyi bilmediğinin ayrımına varır.

Tarihi kişi ve olayların kurgusal bir örgüyle anlatıldığı bu eser, Noam Chomsky’nin en çok beğendiği kitaplardandır.

Semerkant07589

Palermo’da Bir Sultan

Yıl 1153tür. Sicilya’yı Normanlar idare etmektedirler, fakat bütün adaya ve saraya hâkim olan hâlâ Arap kültürü ve dilidir. Hıristiyanların Kral Roger, Müslümanların Sultan Rucari diye andıkları hükümdarın etrafı Müslüman âlimler, cariyeler ve yetenekli hadımlardan devşirilmiş idarecilerle sarılıdır. Güçlerini arttırıp iktidarı tamamen ellerine geçirmeye hevesli piskoposlar, saraydaki bu çürümüşlüğü kızgınlık ve endişeyle takip etmekte, kendi dinlerinden olmayanları toptan katletmek ya da adadan kovmak için fırsat kollamaktadırlar.Tarık Ali, Müslümanların Sicilya’dan tasfiyesini anlatmak amacıyla yazdığı bu romanı, Ortaçağın büyük haritacı ve coğrafyacılarından sayılan Muhammed el-İdrisi’nin hayatı etrafında kurgular. Sultanla yakın dostluğu ile teker teker adayı terk eden ya da Norman hâkimiyetine karşı başkaldırmayı tasarlayan dindaşları arasında kalan İdrisi, geçici teselliyi, varlığını hasrettiği eserinde ve âşık olduğu kadınlarda ararken, Noto ve Catania bölgesinde yaklaşan felaketin huzursuzluğunu yaşayan sıradan insanlarla karşılaştığında da vicdanının ezildiğini hisseder. Tarih, kaçınılmaz kaderin yollarını döşeyerek hükmünü sürdürecektir.Tarık Ali’nin bu romanı Ortaçağ’da Sicilya’da, dönemin büyüklük ve ihtişam bakımından Bağdat ve Kurtuba’ya rakip görülen önemdeki şehri, on ikinci yüzyıl Palermosunda geçer.

Peygamberin İzinde

Hz. Muhammed’in manevi ve ahlaki öğretisine ışık tutan harikulade bir biyografiTarık Ramazan, Hz. Muhammed’in olaylarla dolu, yoğun ve sürükleyici yaşamına yeni ve derinlikli bir bakış getirdiği bu kitabında, hem çekingen, nazik, ama kararlı bir insanın detaylı bir portresini, hem de büyük bir dini başlatıp büyük bir imparatorluğa ilham veren bir liderin dramatik tarihini gözler önüne seriyor. Daha da önemlisi, Hz. Peygamber’in hayatındaki başlıca olayları, getirdiği manevi ve ahlaki öğretiye ışık tutacak şekilde ele alıyor. Gözümüzün önünde derin ve canlı bir ruhani tablo canlandırmamızı sağlayan olgu ve öyküleri seçerek, Hz. Peygamber’in hayatının bir örnek, model ve ilham kaynağı olmaya nasıl devam edebileceğini ya da nasıl tekrardan bu duruma gelebileceğini soruyor. Müslümanların ibadete odaklı bir şekilcilikten, adanmış bir ruhani ve toplumsal varoluşa nasıl geçebileceklerini sorguluyor.Müslümanlara Hz. Muhammed’in hayatını yeni bir gözle okuyup anlama olanağını veren, okurlarını sadece Hz. Peygamber’in hikâyesiyle değil, İslam’ın ruhani ve ahlaki zenginlikleriyle de tanıştıran muhteşem bir kitap.

Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk

Gök kubbenin altında insanın ruhunu soyan kötülükler ve giyindiren aşklar adına…

Doğu ak ejder yılında başladı yirmi üç bin yıllık gizem…

Uzayın sonsuzluğuna açılan kapıyı keşfe çıkmış bilge rahipler, uğruna topluca can verdikleri bir sırrın, binlerce yıl sonra, bir şair tarafından aşkın derin katmanlarına saklanarak korunacağını bilselerdi…

Sirüş başlıklı murassa hançerin kabzasına parmak izlerini bırakanlar, daha avuçlarının sıcaklığı gitmeden hançer kınında kan biriktiğini bilselerdi…

Bağdat, İstanbul, Roma, Paris ve diğerleri; kıyılarına vuran yeni aşkın, bütün eski tarihlerini dolduracak yoğunlukta olduğunu bilselerdi…

Bilgeler, katiller, asiller ve sevgililer; ellerinde tuttukları kitabın alev almaya hazır bir aşk külçesine dönüşmek üzere olduğunu bilselerdi…

Şair, ipeksi dizeleri arasına hayaller gibi sakladığı şifrelerin hoyrat ellerde ihtirasla parçalandığını, sonsuzluk şarabına kadeh yaptığı gelincik yapraklarının kinle dağıtıldığını bilseydi…

Ve şimdi kim bilebilir neler olacağını,
Babil uyandığı zaman?!..

Kitab-ül Hiyel

Lalezar Necef Bey’in, Kılıç Ali Paşa Camii muvakkitlerinden Kedigöz Beşir Dede’den naklettiği bir rivayete göre, Calud, Gülhane Hatt-ı Hümayunu’ndan bir yıl, Cüstinyani’nin Cadde-i Kebir’de Fransız Tiyatrosu’nu açmasından ise altı ay sonra, Diyarbekirli ikiz hiyelkarların da yardımıyla yeni bir devridaim makinası yapmaya koyulmuştu. Artık otuz yaşını çoktan geride bıraktığı için, gücünü barındıran saçları ağarmaya yüz tutmuş, ancak Suvaş sefaretinin dükkanlarından birinde perükarlık yapan Angilidis Efendi’nin siyah saç boyaları imdadına yetişmişti. Kendini daha fazla yorup iktidarını israf etmek istemediğinden makinanın hesaplarını Samur ve Yağmur Çelebiler’e yaptırıyor, zavallılar adeta nefes bile almadan çalışırlarken o gün boyu Galata balozlarını dolaşıp keyfine bakıyordu. İkizler ise, babalarından çok daha küfürbaz birinin yanına düştüklerini anlamalarına rağmen, konu komşuya, “Aramızda akrabalık falan yok. Biz sadece onun yanında çalışan iki efendiyiz,” deyip durumu kurtarıyorlardı.

Efrasiyab’ın Hikayeleri

Cesaretini topladıktan sonra bu kitabı alıp inceleyen Aptülzeyyat, onun Dünya Tarihi adlı bir eser olduğunu gördü. Bir kitaptaki metafizik uykusandan uyanan hayalet, aynı uykuyu bir başka kitapta sürdürmeyi uygun görmüş olmalıydı. Atlattığı onca vartadan sonra harap ve bitap düşmüş olan Aptülzeyyat, o sıcak odada döşeğine kıvrılarak sızdığı vakit, rüyasında kendisini tıpkı o hayalet gibi Dünya Tarihi içinde, ama aç bir kitap kurdu olarak gördü. Daha ilk sayfanın üzerinde, iri puntolu, “yasak meyva” kelimesini ısırarak yemeye başladı. İkinci sayada, “düşünün azabı”nı tattı. “Mesih’in eti”ni yedi, “O’nun kanı”nın lezzetine vardı. “Veba”yı, “Savaşlar”ı, “Felaketler”i ve daha bir nicesini geçtikten sonra son sayfaya geldi. Bir sapiens olarak artık kozasını örebilirdi. Kozanın içindeki Minevra’nın karanlığında kurtuluşunu bekledi. Zaman geldiğinde, tattığı her güzellikle kanatları süslü bir kelebek olarak karanlıktan ışığa çıktı; artık cennete uçabilirdi.

Patasana

“Patasana, özlemimi bir ölçüde gideriyor. Bu tür bir romanın da edebiyat olabileceğini kanıtlıyor. Sadece keyifle değil, merakla da okunuyor. Yeni ilgi alanları yaratıyor insanda. Ben, kendi adıma, Patasana’dan sonra Hititlerle ilgili başka şeyler okuma isteğini de duydum.”
-Ülkü Tamer, Radikal-

“Bir kitap okudum, polisiyeye bakışım değişti! Ben ki polisiye sevmez, okumayı reddederdim, Patasana’yla birlikte, acaba böyle başka kitaplar var mıdır sorusuna geldim, kendi iradem, kendi beğenimle, kendi tavrıma ters düşerek! Ahmet Ümit’in son romanı Patasana, polisiye severler kadar sevmezleri de çekiyor kendine.”
-Filiz Aygündüz, Milliyet-

Bir coğrafyanın kanlı geleneği anlatılıyor Patasana’da. Anadolu’nun güneydoğusunda bugün yaşananlar ile üç bin yıl önce yaşananlar paralel bir biçimde gözler önüne seriliyor. Poe’nun öykülerindeki gizem, Christie’nin romanlarındaki klostrofobik ortam, Anadolu güneşinin parlak ışığı altında birleşerek etkileyici yeni bir biçime bürünüyor. Patasana trajik öykülerle dolu bir kitap, ama asla karamsar değil. Tüm iyi romanlarda olduğu gibi, Patasana’da da bilgelik, belirsizliğin üzerinde yükseliyor

İstanbul Hatırası

Ahmet Ümit’in beklenen romanı İstanbul Hatırası 1 Haziran tarihinde okurlarla buluşuyor. Romanlarında zengin arka planı polisiye kurgu içinde vermekteki ustalığı ile bilinen Ahmet Ümit’in bu romanı da yine peş peşe işlenen cinayetlerin çevresinde kurgulanmış. Ancak bu kitabı sıradan bir polisiye romandan ayıran birçok özellik var. Her şeyden önce zengin kadrosu ile İstanbul Hatırası, çeşitli kesimlerden İstanbulluyu bir araya getirerek içinde barındırdığı alt öykülerle zengin bir yapı sunuyor. Birbirine bağlanan bu alt öyküler bir yandan gerilimin etkisini artırırken bir yandan da romanı şenlikli ve çok yönlü bir yapıya ulaştırıyor.
Kitabın bir başka önemli özelliği de İstanbul hakkında son derece detaylı bilgi içermesi. Kurgunun içine yerleştirilen bu bilgiler hem okumayı daha meraklı hale getiriyor hem de tarih aracılığıyla çok günümüzün dışındaki öykülerin de kurguya yerleşmesine imkan tanıyor. Böylece Ahmet ümit’in İstanbul Hatırası adlı romanı, başka başka dönemlerin öykülerinin eşliğinde, günümüz İstanbul’unun geniş bir panoramasını oluşturuyor. Tutucusundan modernine, eski İstanbullusundan yeni göç etmişine, milliyetçisinden gayrı Müslim’ine varana dek İstanbullu diye adlandırılabilecek herkes bu kitabın içinde kendi öyküleriyle birlikte İstanbul’un devasa çarklarının dişlilerini dile getiriyor. Binlerce yıllık tarihiyle İstanbul başrolü oluştururken romana girip çıkan her karakter de İstanbul’un nasıl İstanbul olduğunu aktarıyor.

Semerkand

‘Titanic’te Rubaiyat! Doğu’nun çiçeği Batı’nın Çiçekliğinde! Ey Hayyam! Yaşadığımız şu güzel anı görebilseydin!’ Amin Maalouf, ‘Afrikalı Leo’dan (YKY, 1993) sonra bu kez Doğu’ya, İran’a bakıyor. Ömer Hayyam’ın Rubaiyat’ının çevresinde dönen içiçe iki öykü… 1072 yılında, Hayyam’ın Semerkant’ında başlayan ve 1912’de Atlantik’te bit(mey)en bir serüven… Bir elyazmasının yazılışının ve yüzlerce yıl sonra okunurken onun ve İran’ın tarihinin de okunuşunun öyküsü/tarihi…

Amin Maalouf, Doğu’ya, İran’a bakıyor. Ömer Hayyam’ın Rubaiyat’ının çevresinde dönen içiçe iki öykü…

Begüm Bir Devrimin Ruhu

Kenize Mourad, Kuzey Hindistan’daki Awadh Krallığı’nın Begüm Hazret Mahal’in çok az bilinen hikâyesini konu ettiği romanında, İngiliz işgaline karşı 1857 yılında gerçekleşen ve Begüm’ün bizzat başını çektiği Sipahi Ayaklanması’nı anlatırken bugünün dünyasına da göz ardı edilemeyecek göndermelerde bulunuyor.

Begüm, fazla tanınmayan ama cesareti ve kahramanlığıyla Hindistan’ın bağımsızlık savaşında ilk adımı atan benzersiz bir genç kadının romanıdır.

 

Salman Rushdie – Geceyarisi Cocuklari
Yann Martel – Pi’nin Yasami
Salman Rushdie – Utanc
Aravind Adiga – Beyaz Kaplan
Jhumpa Lahiri – Adas
Kiran Desai – Kaybin Türküsü
Yuvarlak Dünyanın Köşeleri (Gezi) Burak Demirdurak
Hindistan Tarihi, Hermann Kulke (İmge)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s